11 Haziran 2011 Cumartesi

Nazım Hikmet üzerine birkaç söz


Büyük yazarlar, edebiyat tarihlerinde derin ve değişmez çizgiler çizmekle kalmazlar. Onlar, bu tarihin yapı taşlarıdır. Çünkü insanlık tarihinin değişimine neden olan düşüncelerini eyleme dönüştürürler. Sosyal gerçekliği algılayan, yüreğinin derinliklerinde duyumsayan çok az yazar ve şair vardır. Sanat yapıtı gibi, sanatçı da yaşantısıyla bir bütündür.
Bir sanatçıyı anlatırken, onun yaşama bakış açısını anlamak için de olsa, iyi bir gözlemde bulunmak lazım. İçeriği boşaltılarak ele alınan sanat yapıtı ve sanatçı, çarpıtılmaktan kurtulamaz. Toplumsal duyarlılığı ile yazın dünyasında yer edinen ve bunun için bedeller ödemek zorunda kalan edebiyatçılardan biri de, 48’inci ölüm yıldönümünü geride bıraktığımız Nazım Hikmet.
Nazım’ı anlatan onlarca kitap, binlerce makale yazıldı. Ama büyük çoğunluğu gerçeklikten uzak, sübjektif yazım anlayışı içinde kaleme alınmıştır. Nazım’ın Türkiye edebiyatında kalıcı bir yere sahip olması, yazım anlayışındaki içerik, estetiksel kurgu, eylemsel değişimleri yaratmasında gizlidir. Hakkında bu kadar ipe sapa gelmez şeyin yazılıp çizilmiş olması, bu inançlı, kavgacı, sevgi dolu şairin dünyaya bakışının içeriğinin boşaltılmaya, anlamsızlaştırılmaya çalışılıyor olmasıyla ilintilidir. Çünkü sanatçılar, sosyal gerçekliğin aynaları oldukları, meteforlarla bu gerçekliği yansıttıkları için kalıcı olurlar. Oscar Wilde der ki; “Kimi sanatçılar soru sorar. Kimi sanatçılar da sorulmamış ve sorulamayan sorulara cevap verirler”. Nazım, biraz da sorulamayan soruların cevabı olmuş şair ve yazardır. Bu yanıyla Türkiye’nin Shakespeare’dir. Onu bu denli büyük kılan, yaşama bakışında, yaşamı algılayışında saklıdır. Büyük şair olmak kolay iş değildir. Kolay olmanın çok daha ötesinde bir duruşu ifade eder. Güzel olan nasıl kendini teslim etmeyip direnirse, sanatçının yarattığı o güzelim eserler de kolay ele geçmez. Etik duruş açısından da bu böyledir.
Nazım’ın slogancı, partizan sanat anlayışından uzak durmaya çalıştığını, toplumcu gerçekçilik anlayışı ve siyasal duruşuna denk bir yazım anlayışını geliştirdiğini söylemek yanlış olmaz. Sanata dışarıdan müdadele ve yönlendirme, sanatçının fikirlerini, özlemlerini, anlatım gücünü ve sanatsal yapıtını özgül, duygusal estetikten boşaltır. Ki, toplumsal duyarlılık biraz da yazarın üzerinde yükseldiği topraklarla ilintilidir.
Nazım’ın şiirlerinde, öykülerinde, oyunlarında ve romanlarında klasik türdeki kalıpları zorlayan sanat anlayışı, şairin içinde bulunduğu toplumsal mücadelenin edebiyat anlayışı ile birleştirilmesi sonucu, yazarın kendine has bir çizgi yaratmasına imkan tanımıştır.
Sanatsal ürünlerindeki diyalektik kurgu, Bertolt Brecht’ten farklı olarak Marksist felsefe anlayışını, dünya görüşüne uygun olarak yansıtır. Şiirlerinde, oyunlarında bunu çok açık görürüz. Nazım, o dönemin yazarlarından Necip Fazıl, Hamdullah Suphi, Y. Kadri Karaosmanoğlu, Peyami Sefa, Behçet Kemal Çağlar gibileri tarafından ‘Marksizmin sözcülüğünü yapıyor’ diye eleştirilere maruz kalmıştır. Bu gibi suçlamalara tüm baskılar, hapis cezaları karşısında eğilip bükülmeyerek cevap vermiştir. O günlerin ırkçı Kemalist yazarların eleştirileri, eleştiri olmaktan çok ihbar mektupları andırmasına rağmen, şair hiçbir zaman bu tutucu yazarlara doğrudan yanıt verme gereğini görmemiştir (Resimli Ay dergisindeki ‘Putları yıkıyoruz’ başlıklı yazıları hariç). Aksine, ideolojik duruşunu savunmuştur. Ki, bütün bu saldırılar, yaşamının uzun bir dönemini hayali bir yargılama sonucu cezaevlerinde geçirmiş olması, kendisinden çalınan 12 senelik tutukluluk ile hedeflenen, yaratıcılığının engellenmesiydi. Ancak o uzun tutsaklık dönemlerinde bile yazmaktan geri durmamış, hatta en iyi eserlerini tutukluyken yazmıştır. Yalnız Türkiye edebiyat alanında değil, dünya edebiyatında da bildiğimiz kadarıyla böylesine özlü betimlemelere rastlamak oldukça zor.
Nazım’ın şiirini açık, anlaşılır imgelerle kurması, kullandığı metaforlarla anlaşılmaz olanı da anlaşılır kılmıştır. Bu da başka bir zenginleşmeye işaret eder. Nazım’ın şiirini derin kılan, yalnızlığı, sevgiyi, kavgayı, özlemi imgelerle boğmamış, aksine zenginleştirmiş olmasıdır. Şiirlerinde iç içe açılan odalar, kapılarla okur, derin bir özümlemeye sürüklenir. Has yorumuyla oluşturduğu kendi romantizmini dünya görüşü ile buluşturabilmiştir. Bugün onun dünya görüşü yok sayılarak ya da içeriğinden boşaltılarak aktarılmaya çalışılsa da, şiirlerindeki gerçeklik gizlenemiyor.
‘Hüsnü Çavuşla on beş yıl,
bayan hemşire,
kalmadı gezmediğimiz yer.
Karadeniz’de içinde Lazların,
şarkta Kürtlerin arasında.
Kürtlere kuyruklu derler
yalan.
Kuyrukları yok.
Yalnız çok asi, çok fakir insanlar.
Zenginleri de var
ama az...’
Nazım’ın Kürtlerle ilgili çalışmalarının yok denecek kadar az olması, Nazım’ın duyarsızlığından çok TKP’nin duruşuyla ilgilidir. Yer yer Kemalist politikalardan etkilenmesi de TKP’nin o günkü politik durumuyla bağlantılı. Hayatının son yıllarında Kürtlerin özgürlük istemlerini görmesi, Nazım’ın klasik TKP çizgisinin dışına çıktığının göstergesidir. 1961 yılında Mîr Kamûran Bedîrxan’a yazdığı mektupta şöyle der: “Kökleri yüzyılların derinliklerine dalan, tarihiyle, kültürüyle, Kürt milletinin önemli bir çoğunluğu Anadolu’nun bir parçasında yaşar. Anadolu’nun öbür parçalarında yaşayan Türk milletini Kürt milleti kardeşi sayar. Her iki millet, bütün imparatorluklar gibi, halkların zindanı olan Osmanlı İmparatorluğu’nda, Türk ve Kürt derebeylerinin, Osmanlı İmparatorluk idaresinin ağır zincirlerine vurulmuşlardır.”
Bu satırlar, Nazım’ın Kürtlerle ve onların ulusal mücadelesiyle tanışmasının göstergesidir. Şair tabii ki bir gecede bunun farkına varmış değildir, cezaevi süreci bunda etkili olmuştur. Mîr Bedîrxan’a mektubunda ayrıca şunları da belirtmiştir: “Bugün Türkiye Cumhuriyeti’ni Orta ve Yakın Doğu’da emperyalizmin kalelerinden biri haline getiren Türk politikacıları Kürt milletinin milli varlığını inkârda ısrar ediyor ve Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde öteki azınlıklarına tanıdığı hakları bile Kürt milletine tanımıyor.” İnsan burada tabii kendine soruyor; bir şair, gözlerini kendi ülkesindeki özgürlük mücadelesine nasıl bu kadar uzun bir zaman kapatmış olabilir? Bu kadar uzun zaman beklemiş olmasını sadece TKP çizgisiyle açıklamak ya da Kemalizmin yoğun ideolojik bombardımanına bağlamak da tek başına yetmez. Nazım’ın Kürtlerin çığlıklarına bu kadar uzun süre sessiz kalmasında SSCB’nin politik tavrının da etkisi olmuştur.
Şiirin görkemine sığınan şair, Kürtleri çok az olsa da metaforik öğe olarak kullanmıştır. Yukarıda bahsi geçen mektubu, her şeye rağmen, zamanımızın sözde demokrat, popülist politikalar üreten çevrelere inat 1961 yılında kaleme almıştır. Mektubunda Kürtleri öteleyen anlayışı mahkum ediyor: “Kürt ve Türk halklarının bahtiyarlığa, insanca yaşamaya varmak için derebeylerine, kara kuvvetlerine, şehir ve köy ağalarına, gericilere, ırkçılara, milletlerin varlıklarını ve haklarını inkar edenlere, emperyalistlerin uşaklarına karşı yürüttükleri yeni milli kurtuluş savaşının zaferi Kürt ve Türk halklarının el birliğiyle kazanılır. Ancak böyle bir el birliğiyle kardeş iki millet hürriyete, milli ve insan haklarına kavuşabilir”.
3 Haziran 1963’te sonsuzluğa yitip giden şaire yönelik her ne kadar kuva-yı milliyeci dense de, kendisine yakıştırılan bu kimlikten son dönemlerinde sıyrılmaya çalışmıştır.
Kırmızı sarı yeşil balonlarda çocuk çığlıklarıyla güneş
Kırmızı sarı yeşil balonlarda çocuk çığlıklarıyla güneş
gökyüzü mavi ışıklarıyla
kim derdi ki hikayem böyle biter
yağmurlar mevsimine girdim kederli şiirler mevsimin
bir şeyler bekliyorsun benden değil
sözler duruyor aramızda birbirimize ulaşamadan
çocuk çığlıklarıyla güneş kırmızı sarı yeşil balonlarda
yorgun ve umutsuz bakıyoruz sözlerimize
Nazım Hikmet Ran (11 Mayıs 1962)
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA Dursun Kazan

http://www.yeniozgurpolitika.org/?bolum=haber&hid=70968

Hiç yorum yok:

Popüler Yayınlar

Follow by Email