16 Temmuz 2011 Cumartesi

Sayın büyük köşelerin büyük yazarları...

Ne kadar derinlerde saklamışız içimizde raşizm denilen soytarıyı. Sayın medya yöneticileri, köşe başını tutmuş yazarları, muhabirleri, Diyarbakır Silvan’daki çatışmayla ilgili olan “duygusal” ölümü yücelten yazılarınızı okudum. 
Sonra düşündüm..  
Yaşanan çatışma, barışa dair umutlarımızı, beklentilerimizi, bir başka bahara bırakacak nitelikte olabilir mi diye... 
O nefret kokan yazılarınızda ne buldum sizce?
İnsanların milliyetçi duygularını okşayan, nefret kokan yazılarınızdan başka bir şey bulamadım. Kürtlerin bütün bu olanlara rağmen gösterdikleri sabra, tavazuya karşı, yaptığınız tek şey Kürtleri hedef gösteren yazılarınız...
Son 2 ay içinde Kürdistan dağlarında, ateşkese rağmen katledilen genç yürekleri görmezden gelmeyip, yazılarınızda, gazete sütunlarında yaptığınız eyhamın binde birini yapmış olsaydınız, bugün bunları konuşuyor, yazıyor olmazdık.
Savaş çok kötü bir şey. 
Siz yaşamadığınız için bilemezsiniz. Siz ne oradaki askerle, ne de dağdaki gerillayla, ne de orada yaşayan insanlarla empati kurabilirsiniz. Çünkü siz, yüreklerinizin yerinde kocaman, kap kara bir taş taşıyorsunuz. Orada ölenler, ne sizin kardeşiniz, ne de evladınız. Siz sadece savaş edebiyatı yapıyorsunuz. Siz pusuda beklemenin ve pusuya düşmenin ne demek olduğunu bilemezsiniz. Siz varsa, yoksa, savaştan beslenen Vampirlerin değirmenine su taşıyan kölelersiniz.  
Savaş nedir sayın büyük köşelerin büyük yazarları?
“Savaş, ülkeler, bloklar ya da bir ülke içerisindeki büyük gruplar arasında gerçekleşen topyekün silahlı mücadele. Savaşlar genellikle dini, milli, siyasi ve ekonomik amaçlara ulaşmak için gerçekleştirilir. Kullanılan silahlara, amaçlara, taraflara ve gerçekleştiği yerlere göre farklı şekillerde adlandırılırlar. Örneğin nükleer savaş, meydan savaşı, iç savaş, dini savaş, dünya savaşı. Karşı tarafı yıldırmak, maddi ve manevi zarar vermek için gerçekleştirilen silahsız faaliyetler de genellikle savaş tanımına dahil edilirler” der ansiklopediler.
Bir de sizin savaşlarınız vardır ve çok farklı biçimde anlatırsınız; ‘sizin savaşlarınız’ epik-lirik güzellemeye tabi tutulur. Her nasılsa kimse ölmez, derin insan acıları gündeme gelmez. Yani sizden ölenler olmadıkça sorun yoktur!.. Ne zaman ki provokatörlerin size ihtiyacı olur, işte o zaman Türk ordusunun bando takımı gibi başlarsınız milliyetçi savaş edebiyatına, bu dehşet yalnız bize yaşatılır. Onun içindir ki, genel insanlık acıları değildir bunlar. Sadece bizim acılarımızdır. Oysa başkasının acısını anlatabilen, insanlığın acılarını dile getirmiş olur. Siz köşelerini babasının malı gibi kullanan ve bu köşeleri Türk kontrgerillasının emrine sunan o doğrultuda yazılar yazan siz sevgili milliyetçi köşe yazarları, ölümün bu kadar pervarsız kullanıldığı, kelimlerin anlamını yitirdiği başka diyar yok. Vatan sağ olsun! Gencecik çocukların hangi vatan için öldüklerini bile bilmediği bir vatan. Kürtlerin binlerce yıl yaşadığı bu diyarda, Kürtleri öldürme üzerine kurulmuş bir vatan. 
Nefret suçu işlediniz. Biriken bu kin ve nefret korkarım ki bir gün hepinizi boğacak. Tarih karşısında en büyük suçu siz işlemiş olacaksınız!
Bu gerçek, toplumsal cinnete dönüşmeden yüreğimizi ya şimdi avuçlarımıza alacağız ya da ölümlerin arkasından ağlayacağız.. 
Savaşı iliklerine kadar yaşamış biri olarak son olarak şunu söylüyorum; 
Savaşmak ama kelimelerle. Unutmayın ki sözün bittiği yerde başka şeyler boy verir. O yüzden bizler bu savaşın silahlarla değil kelimelerle olması gerektiğini anlatma göreviyle karşı karşıyayız. Bu görev en çok sizlerin omuzunda. Tarih sizi, barışa verdiğiniz emekle hatırmalı. Yok, tarih bizi yaptığımız savaş çığırtkanlığı, işlenen insanlık suçu, dökülen kanla, öldürülen her yürekle, kötülükle hatırlatsın diyorsanız..?
Söz sizin!


yeni özgür politika ve özgür gündem gazeteleri

13 Temmuz 2011 Çarşamba

Arap Baharı mı İran Kışı mı?


Arap baharı’ denilen olguyu birçokları 68 gençlik hareketiyle kıyaslamaktadır; ancak isyanların dışardan müdahalelerle sonuç alınmaya çalışılması bile, bunun böyle olmadığının göstergesidir. Arap dünyasını sallayan ‘Arap baharı’nın bir ‘İran kışı’na dönüşebileceği gerçeğinin gözden kaçırılmaması da gerekir.




Tunus’la başlayan halk ayaklanması, Mısır’da yüzbinlerin katıldığı toplumsal ayaklanmalar, domino etkisiyle Bahreyn’e, Yemene ve sıçraması, “isyan”ın artık bir yerle sınırlı kalmayacağının ve giderek de bölgeselleşeceği yönündeki tezleri güçlendirdi. Nitekim yaşananlar da bunun böyle olduğunu gösterdi. 

Halkların hayalleri çalınıyor

Tüm Arap coğrafyasını sarsan isyan dalgası hemen herkeste, ne oluyor acaba? Yeni bir devrim ve isyan dalgasıyla mı karşı karşıyayız, sorusunu beraberinde getirdi. Oysa devrimleri, sosyal patlamaları ve benzeri ayaklanmaları bir araya getiren gerçeğin, ekonomik ve sosyal olduğu kadar, psikolojik faktörleri de var. Kavramlar üzerinden yürüdüğümüzde Arap coğrafyasındaki isyanın ciddiyetini görebilmek zor olmasa gerek. Ancak bu üç kavramın dışardan oluşturulan basınç ve yönlendirmeyle nasıl kullanılıp değersizleştirildiğine de tanık olduk. Özgürlük taleplerinin içinin boşaltılıp tarihin çöp sepetine atılması için her sey kullanıldı. Oyunu sahneleyenlerin, sahneye koyanların halkların özgürlük, demokrasi talepleriyle pek ilgilendikleri yoktu. Onlar başka bir oyunun peşinde, halkların hayallerini çalma derdindeydiler.

Tepkinin dışa vurumu

İsyana açılan her pencerenin, politik yapıların bakış açısına göre değiştiği gerçeğini de bir kenara not almakta fayda var. Bu yüzden konuya ilişkin analizler yaparken asıl kaygımız, yanlış anlamalara ve anlam kaymalarına engel olmak, biraz da olsun başka perspektiflerden bakabilmek. Bu mival üzerinden isyan diye gösterilen seylerin gerçekte çok iyi organize edilmiş gösteriler olduğunu söyleyebiliriz. Asağıda bu gösterilerin neden çok iyi organize eldildiğini dilim döndüğünce anlatmaya çalışacağım.

Eylemlere sıradan insanların katılması; daha fazla özgürlük, daha fazla aş, ekmek ve daha demokratik bir ülke taleplerini pekiştiren bir unsur oldu... Yıllardır uğradıkları baskılar, aşağılanma, devletin buyruğundakileri insan yerine koymaması sonucu biriken tepkinin dışa vurmasıdır. Bu gerçeği yok sayma şansımızın olmadığını biliyorum. Buna rağmen oyunun bu talepler üzerine kurgulandığı gerçeğini de görmemiz gerektiği kanaatindeyim.
Halkın talepleri manipüle edilip kullanılmaya çalışılıyor

ABD’nin Ortadoğu’daki işgalle kalıcılaşması ve IMF, Dünya Bankası patentli neoliberal saldırılara karşı mülksüzlerde biriken öfke, kapitalizmin küresel krizinin yıkıcı sonuçlarıyla doruğa çıktı. İşsizlik, yoksulluk, sefalet yetmiyormuş gibi uzun yıllardır devletin zorbalık ve onur kırıcı icraatlarına da maruz kalan Arap halkı, sonunda ayaklandı. Korku duvarını yıkan mülksüzler sokaklara döküldüler ve Arap Dünyası’nda bir ilki gerçekleştirerek; diktatörlerine yöneldiler.
Neo-liberalizm adına bu eylemleri analiz edenler kendi çıkarları doğrultusunda bu tepkiyi kaşıyıp nasıl kullacaklarını hesapladılar. İsyan hareketi, yavaş yavaş kendi mecrasından çıkarılıp farklı mecraya akması sağlandı. Amerikanın ve AB’nin Ortadoğu’da yapmak istediklerini darbelerle değil, ama kitlerleri manipüle ederek gerçekleştirme imkanı da doğmuş oldu.
 
Batı’nın sahte demokrasisi: Ilımlı İslam rejimleri

Suriye, Libya, Mısır’daki isyanlar, ABD ve AB’nin taleplerini karşılamakta zorlanan gerici faşist rejimleri, kitleleri kullanarak dönüştürmeye, kendi denetiminde ideolojik ve askeri olarak kullanacağı yeni rejimleri inşa ederken mülksüzlerde biriken enerjinin de boşalımı sağlanmış olacaktı. Asıl soru Libya’da Albay Kaddafi, Mısır’da Hüsnü Mübarek, Suriye’de Beşar Esad yaratılan bu basınçla devrilip yerine ne konacaktır? 
Uyduruktan demokrasi talebi üzerine bina edilen pratiğe bakınca gerçek çırılçıplak ortadadır. Amerika ve AB adına demokrasi dedikleri, gerçekte faşizmin tam kendisi olan ılımlı İslam kavramıdır. Bu kavram içinde olan ülkeler Bahreyn, Ürdün, Fas gibi ülkelerdeki demokrasi talepli gösteriler kanla bastırılmasına göz yuman ‘batı demokrasi’nin ikiyüzlülüğü gözlerden kaçmamalı.

Batı’nın gözdeleri: Erdoğan ve Gülen


Ilımlı İslamla kastedilen şey; Amerika’nın ve AB’nin Türkiye’de başarıyla hayata geçirdiği örnek AKP ve Fehtullah Gülen çizgisidir. Amaçlanan ise bu pratiğin tüm Arap Yarımadası’nda hayata geçirilmesidir.
Neo-liberalizmin Ortadoğuya yönelik politik hedefinin bugünün şartlarında ancak ılımlı İslamla mümkün olacağı, taleplerinin ancak bu şekilde karşılanacağı Arap halklarının yeraltı ve diğer kaynaklarının daha rahat sömürülmesinin önü açılacağı düşüncesi, Ortadoğu siyasetini belirleyen odakların ortak fikridir. R.T. Erdoğan’ın parlatılıp, yoksul Arap halkına, Batılı canavarlara karşı direnen yürekli bir lider, diye sunulması; çok iyi kurgulanmış planın bir parçasıdır. Ilımlı İslamın kurtuluş gibi sunulması, F. Gülen güdümlü misyoner okulların Ortadoğu’da mantar gibi çoğalması bu planın ne zamandan beri adım adım hayata geçirildiginin de göstergesidir. Süreç bu okulların açılması ve örgütlenmesiyle başlamış, gelinen aşama ise sürecin artık tamamlandığı düşünülmüş olmalı ki bu okularda örgütlenen yapı, isyanın içinde aktif olarak yer almıştır. İsyan içindeki İslamcı gurupları bir araya getirip örgütleyen, finanse eden dünya otorilerinin çıkarını pekiştiren Gülen grubudur. Batı dünyasını öcü gören, Arap halklarının hayallerini çalma işini üstlenen cemaat, neo-liberalizmin kendisine biçtiği rolü çok iyi oynamış, kendi ideolojisi olan ılımlı İslamı da ihraç etmiştir.

Mısır’da rejim yıkılmadı sadece şekil değiştirdi

Batılı güçlerin, medya aracılığıyla kendi halklarına Arap halklarının gerici faşist rejimlere karşı demokrasi için ayağa kalkışlarını gösterirken, Kürtleri görmek istememesi, yalan ve ikiyüzlü politikalarının ne denli inkara dayandığının da göstergesidir. Özgürlük için ayaklandığını Tahrir Meydanı’ndaki sivil itaatsizlik eylemlerini yazıp çizen Batı medyasının, Kürtlerin doğal talepler için başlatmış olduğu sivil itaatsizlik eylemlerine ilişkin tek satır yazmamaları şaşırtıcı olmasa gerek. 
Solcu olduğunu söyleyen çevreler de bu kara propagandanın etkisinde kalmakta, somut değerlendirmelerden çok suyun akışına kendilerini bırakmaktadırlar. Gerçeğin bu kadar iyi gizlenebilmesi ‘Tahir Meydan’ında yıkılmak istenen dikta rejimi değildir özünde. Asıl hedef Amerika’nın ve AB’nin Ortadoğu’da daha da kalıcılaşmasıdır. Amerika’ya yönelik oluşan tepkinin, yine Amerikan propagandası altındaki suni özgürlük hareketidir. Mısır’da Mübarek rejimi yıkılmamış, sadece şekil değiştirmiştir. İslamcı örgütler bu iş için kullanılmış anti Amerikancı tepki doğrudan Hüsnü Müberek ve ailesine yönelmiştir. Suriye’de de çok farklı değildir. Radikal unsurlar Amerika tarafından parasal olarak beslenmiş ve örgütlenmiştir. 

Türkiye; Truva atı ya da neo-liberalizmin sopası

Suriye’deki İslamcı grupları Türkiye finanse etmiş ve korumuştur. Türkiye’nin Suriye’yle yakınlaşması sadece sızmayı kolaylaştırma için yapılmıştır. Vizelerin karşılıklı kaldırılması, militanların Türkiye’ye giriş-çıkış kolaylaştırmış silah ve cephanenin Suriye içlerine akışını sağlamıştır. Dostluk sadece görüntüdedir.  
Örneğin Almanya Dışişleri Bakanı Westerwelle, “Türkiye Arap ilkbaharında anahtar rolü oynuyor ve artık Avrupa bunu daha iyi anlıyor. Türkiye’nin İslam ülkeleri arasındaki köprü fonksiyonundan korkmak yerine bunu kullanmalıyız” derken, Türkiye’nin bu işe ne kadar girdiğini de anlatıyordu. Yine Westerwelle, Ankara’nın bölgede ağırlığını artırdığını ve artık bölgesel bir güç olduğunu belirterek, “Türkiye’nin bölgede ağırlığı çok arttı. Birçok konuda örneğin Suriye’deki sorunun çözümünde anahtar rol oynuyor. Türkiye son yıllarda Afganistan, İran, Irak, Libya, Tunus ve Mısır’daki gelişmelerde belirleyici rol oynadı” derken, kastedilen Türkiye’nin, bugün hepimizce malum olan hangi rolleri (Truva atı) üstlendiğidir. Erdoğan, Esad’a “orantısız güç kullanıyorsun, sonuçlarına katlanırsın” derken, kendisinin Kürt halkına yönelik orantısız güç kullandığı hepimizce malumdur. Neo-liberalizmin sopası rolünü üstlenen Türkiye bunu zaman zaman açıktan, zaman zaman da gizli gizli yapmaktadır.

İran kışına dönüşebilir

Hedefinden saptırılan tepki gerçek düşmandan uzaklaşmış olduğundan emperyalist-kapitalist kamp suyun farklı mecrada akması için İslamı ve yoksulların inançlarını çok iyi kulandıklarını,dün terörist addettikleri hatta Guantanamo’da uzun süre esir olarak tutuklarını zamanla devşirip Libya gibi ülkelerde hem (Libya’daki iç savaşta El-Kaideci militanların aktif olarak yer aldıkları artık aşikardır) isyana angaje etmeleri de planın bir parçasıdır.
Arap baharı diye dillendirilen olguyu bugün, birçokları 68 gençlik hareketiyle kıyaslamakta, teorik çözümlemeler yapmaktadır; ancak isyanların sıra halinde başlayıp sonuçlandırılması, sonuçlanmayan yerlerde ise dışardan müdahalelerle sonuç alınmaya çalışılması bile bu ayaklanmaların 68 baharından binlerce fersah uzak olduğunun göstergesidir. Öyle ki Arap dünyasını sallayan geniş çaplı protesto hareketi “Arap baharı”nın bir “İran kışı”na dönüşebileceği gerçeğinin gözden kaçırılmaması da gerekir.

Ekonomik krizle de bağı var

2011’’in ilk çeyreğinde, bütün dünyanın gündemine şu ya da bu şekilde oturan, neo-liberal politikaların iflası sonucu oluşan ekonomik krizin, henüz ne olup ne olmadığı anlaşılmamışken; Arap devletlerinin, işleyişini dumura uğratan sokak gösterileri, Arap dikta rejimlerinin sarsılıp kimlik değiştirmelerine neden olan “isyan dalgası”, sessizliği kırma noktasında kaldıraç olabilir mi acaba?
 “Neden” diye sorduğumuzda, geldiğimiz ülkenin Türkiye denilen bölümünde, onca ölüme, gözyaşına rağmen, sessizliğin hala devam etmesidir. Bu örnekleri elbette çoğaltmak mümkündür.
Arap Yarımadası’ndaki isyanı ya da sosyal patlamayı ayrıcalıklı kılan özgün durumun elbette hali hazırda yaşanan ekonomik krizle de bağlantısı var. Bunun yanında, dünyayı yöneten egemenlerin, dünyanın birçok yerinde çeşitli sebeplerle neden oldukları krizler de bu süreci tamamlayan etkenlerdendir. Soruları çoğaltmak mümkün olmakla beraber, ancak bunun gereğinden fazlasının bize katkısından ziyade, gerçeğin anlaşılamasını zorlaştırıp, durumu daha da karmaşık sorular yumağına dönüştürür. 
İsyana açılan her pençerenin, politik yapıların bakış açısına göre değiştiği gerçeğini de bir kenara not almakta fayda var. Bu yüzden yazıyı kaleme alırken, asıl kaygımız, yanlış anlamalara ve anlam kaymalarına engel olmak, her pencereden kısa da olsa bakabilmekti. İsyanın baharına dikkat kesilip kışa hazırlıklı olmalıyız…
DURSUN KAZAN

http://yeniozgurpolitika.org/index.php?rupel=nuce&id=125

8 Temmuz 2011 Cuma

Frankfurt’tan ‘Deliler’ geçti


 Mezopotamya Kültür Merkezi (MKM) Tiyatro grubu Teatra Jiyana Nû önceki akşam Almanya’nın Frankfurt kentinde “Komara Dinan Şermola (Deliler Cumhuriyeti) oyununu sahneledi.

DURSUN KAZAN

“Varlığımızla yaşadı, çoğaldı bu toprak. Sahte ışıkların altında, bir hiç gibi göründü bunca zaman bizlere. Gözlerimiz uzak okyanuslar düşler oldu. Ve ışıklarınız şeytanların hileli okyanusuna uzanan nehir koları olup, kandırdı yol göstericiliğin uydurma güneşiyle bizleri. Kimliksizleştirdi. Ve şimdi yine suya döküldük. Sayımız yüz, beşyüz, bin, üçbin belki. Umutsuzluğun eşiğinde, doğal bir sürgün bizi Güneş Ülkesi’nden, ülkemizden koparıp uzaklaştıran.”

MKM Tiyatro gurubu Teatra Jiyana Nû Farnkfurt Nortweststad’da Komara Dinan Şermola (Deliler Cumurriyeti) oyununu sahneledi. Oyuna Kürtlerin ilgisi beklenenin üzerindeydi. Oyundan sonra, izleyenlerle oyuncular arasında oyun üzerine tartışma yapıldı. Karşılıklı soru cavap biçiminde geçen tartışmada, daha çok neler yapılabilirdi, eksiklikler nelerdi vb. biçiminde izleyenler düşüncelerini ifade ettiler. Henüz tiyatro seyircisi oluşmadığı, oyun sırasında telefonların çalması, oyun sahnelenirken dışarı çıkıp, içeri girmeler olumsuz bir tablo ortaya çıkarmasına rağmen, bu tür sanatsal etkinliklerin artmasıyla bu türden olumsuzlukların zamanla giderilleceğini düşünüyoruz.
Antik Yunan tregedyasından, Kürtlerin Şermolası’na geçiş hızlı oluşmadı. 1919’da yazılan Memê Alan oyunu, teatral bir metinken bu gün Kürt tiyatro sanatçıları eylem alanlarını sahneye taşırdılar bile. Tiyatro sahnesinde Kürt kimliğinin yansımasını taşıyan “Teatra İiyana Nû”, bu sahne artık bizim de kendimizi ifadelendirdiğimiz, Kürtçemizle şenlendirdiğimiz bir alan olduğu  gerçeğiyle yüz yüze getirdi dünyayı. Jiyana Nû tiyatral düzeyi yakaladığının işaretlerini veriyor. 1991 yılında MKM’de başlanan tiyatro çalışmaları, şimdi ürünlerini veriyor. Bir çok eksiği beraberinde taşısa da yapılanlar, alınan mesafe hiç de hafife alınacak cinsten değil. Bir yandan devlet baskısı, bir yandan olumsuz koşullar, olanakların yetersizliği, Kürtçe yazılmış tiyatro metninin olmaması ya da yeterli düzeyde olmayışı ile birlikte bugüne kadar oluşmamış veya bir türlü oluşturulamamış tiyatro tarihi de eklenince, ortaya çıkan tablo insanı cidden ürkütüyor. Bütün bunlar bir araya gelince ortaya çıkan sanatsal ürün karşısında insanın ayağa kalkmaması, önünde saygıyla eğilmemesi içten bile değil. Berlin’de düzenlenen Kürt Tiyatro Festivali’yle zirve diyen Kürt tiyatrosu, öyle sanıyoruz ki Kürtlere Dianysos şenliklerini yaşatmıştır.
Teatra Jiyana Nû Avrupa turnesinde sahneye koyduğu Helim Yûsîv’in öyküsünden esinlenen Komara Dînan “Şermola” (Deliler Cumurriyeti) oyunu Frankfurt’ta sahnelendi. Oyun toprağın sesiyle başlar. Ölümle yaşamın, aklın ve deliliğin sınırında, değişimlerin gel gitlerin etrafında şekillenen oyun, genel örgüsünde yalın bir anlatım olmakla birlikte, seyirciyle iletişim konusunda anlatımda absürd yanlar hakimdi. Üslup olarak dramatizasyon yoluyla seyirciye aktarım, dildeki erezyon, yasaklarla kuşatılmış Kürt kimliğini ifade, karanlık delhizlerde el yordamıyla aranan kayıp kültür, isanın ruhundaki parçalanmayı eski zamanlarda aramayı bırakmak yaklaşımına benzer psikolojik süreci, seyircinin de yaşamasını sağlayacak, ama arayışı seyirciyle palaşmak yerine seyirciye eskiyi bırak da yaşadığın ve gelecek yeni güne bak... “Baba bu kadar kitap nasıl bu küçük kafaya sığacak?” Oyun Şermola’yla başladı demiştik. Kişilik, anlatım, gerçeğe yaklışım ve bire bir psikolojik etki ve aktarım. Oyunda epik kurgu olmakla birlikte yukarda da dediğimiz gibi absürd tiyatronun izlerini daha çok taşıyordu. Yeniye, güzele Kürt tiyatrosuyla yolculuk başladı. Kimse dışarda kalmasın!

Özgür Politika

5 Temmuz 2011 Salı

Medyanın dayanılmaz hafifliği ve hortum sülo! (Gecmise yolculuk! Özgür Politika 16.07.2000 )



Tarlabaşı Bulvarı’nda bulunan, ve her cuma gittiği Ağa Camii’nde, cuma namazlarında bile adam okşamayı iş edinen hortum sülo’yu çamaşır suyu bile temizleyemez.

DURSUN KAZAN

Nam-ı diğer hortum sülo’yla ilgili röportajı 3 gündür  yayınlayan Sabah Gazetesi ve Bozacı Vardar(!) bu işi ilk kez yapmıyor. Daha önce de yargısız infaz memuru(!) Mete Altan’ı da aklamaya çalışan röportajlar yayınlayan Bozacı Vardar Ahmet, o zamanlar aslında Mete Altan’ın kimseyi yargısız infaza kurban etmediğini, gencecik insanlar kendilerinin kurşunların üzerine atladığını, bu yüzden de öldüklerini, işkence denilen şeyi ise hiç yapmadığını, bunların da bir iftira ve karalamadan ibaret olduğunu, hatta cunta başı netekim paşanın(!) verdiği ödülü arkadaşları işkence davasında yargılanırken kabul etmediğini utanarak da olsa yazıp çizmişti. Şimdi de CNN Türk’de, gözaltına alınan insanlara işkence yaparken çekilen görüntüleri yayınlandık sonra, bir anda şöhreti yakalayan işkenceci hortum sülo (Mağdurları nezdinde zaten şöhretli bir kişiliğe sahipti. Görüntüye gerek yok.) aklama çalışmalarına hız verdi. Bu yetmemiş olmalı ki Beyoğlu’na çıkıp bir de anket çalışması yapıp, imzalı resim dağıtan bozacılıktan emekli, işkencecileri koruma derneği üyesi Vardar Ahmet(!), hordum sülo’nun Beyoğlu esnafı ve halkı tarafından ne kadar çok sevildiğini kanıtlama çabası ve uğraşı içinde. Eski dostu için kendini paralayan, bu kerameti kendinden makbul Gazeteci(!) Vardar Ahmet. Öyle sanıyorumki Vardar Ahmet’in her gün milletin ensesinde boza pişiren, “oraya gelirsem enseni patlatırım” demeleri yetmemiş olcak ki kendine ek işler almaya başlamış. Çiçek pasajında milletin çanına ot tıkadıkdan sonra oturup hortum sülo’yu seviyoruz kampanyaları düzenleyen, röportaj yaptığı insanlara aslında o Emniyet Müdürü olmalı dedirten Vardar Ahmet. Böylesi bir röportajı yayınlayan Sabah Gazetesi’nin bu duruma çanak tutması basın ahlakı, etik değerler açısından da önemli ve çarpıcı bir durumdur. İşkence yapmanın aslında bir zorunluluktan kaynaklandığını ifade eden sayın Vardar, “Ne yapsınlar, polis suçluyu yakalıyor, suçlu konuşmuyor, ne yapabilirler, yakaladığı insanları biraz hırpalıyorlar (sadece hortumla ıslatıyor o kadar) ve ancak konuşturabiliyorlar. Başka bir seçenekde yok” mantığı içinde ele alan Vardar, eski dostunu cansiperhane savunabiliyor. Helal olsun, dost dediğin böyle olur. İşkencenin savunulabilir hiçbir haklı nedeni olamaz. Taksim ve çevresinde yaptığı röportajlarda, hortum’un taksim ve beyoğlu halkı tarafın sevildiğini söylemek kadar yalan ve asparagas habercilik olamaz diyemiyoruz. Herhalde yılların polis gazetecisi yalan yazmaz(!). Hortum Sülo’nun da dediği gibi çok çalışanın çok hatası olur. Hatta küçük bir anekdot; Tarlabaşı Bulvarı’nda bulunan, ve her cuma gittiği Ağa Camii’nde, cuma namazlarında bile adam okşamayı iş edinen hortum sülo’yu çamaşır suyu bile temizleyemez. O zaten işkence yapmayı sevmez, sadece insanları hortumla okşarken, dozu biraz kaçırmış olabilir. Vardar Ahmet’in de röportajında bahse konu olan “dayak cenetten çıkma” sözünü tartışmak bile istemiyoruz. Çünkü Padişah Abdülhamit’in işkenceci başı 7-8 Hasan Paşa’nın torunları olmanın hakkını veriyorlar. Röportajında seyrettiği ilk işkenceyi de anlatan  Vardar Ahmet, kişiliği konusunda bizi epeyce bilgilendirdiğini bilmem söylemeye gerek varmı?

Özgür Politika 16.07.2000

4 Temmuz 2011 Pazartesi

‘KÖR OLDUM’

Cemal Süreya, ‘Sizin hiç babanız öldü mü’ der. Peki sizin hiç dostlarınız öldü mü? Benim dostlarım öldü, ‘kör oldum’. Yedi yıl oldu dostlarımı kaybedeli, yedi koca yıl önce bugün Sivas’da dostlarımızı yitirdik. Onlar insandı, dostdu, arkadaşdı, bir grup insancıklar tarafından vahşice yakıldılar. Devlet de katillere kol kanat gerdi. Öyle ya olayda tahrik vardı(!). Oysaki tahrik kavramı, olsa olsa ilkel insan kişiliğine uygun düşebilirdi. Devlet yine aynı oyunu sahneliyordu, sahne aynıydı, oyuncular da aynı, sadece istenilen yine Alevi-Sünni çatışması hedeflenmişti. Ancak oyun tutmamış, üstüne üstlük kontr-gerilla Başbağlar katliamını gerçekleştirerek, provokasyona Kürt hareketini de çekmek istemişti. Başbağlar provokasyonu sonucu tutuklanan yurtsever Kürt köylüleri, devlet tarafından serbest bırakılmak zorunda kalındı. Provokasyon tutmadı, onlar mayayı çalmışlardı, ya tutarsa üzerine oturmak istenmişti. Ama olmadı.
Sivas katliamı sonrasında, hayatımın en kalabalık kitle gösterisine tanık olmuştum. İkiyüzbin insan, ikiyüzbin yürek aynı anda haykırıyordu sloganını, yer gök sarsılıyor(muy)du. “Susma sustukca sıra sana gelecek.” Sıra tek tek geliyordu, Gazi Mahallesi’ne de geldi. Yetmedi, “ya sev ya terket” de geldi, biz hala sıra sana gelecek derken, iktidara geldiler ve devlet suçluları hala yargılıyor. Mahkeme kararı veriyor, verilen idam (İdam cezasına karşı olduğumu belirteyim, çünkü idam cezasının caydırıcılığının olduğuna inanmıyorum) kararları, her seferinde Yargıtay tarafından bozuluyordu. Gerici güçler bu süreçten karlı çıkmışlardı. Dostlarımı kaybetmiştim. Bilememiştim, iki yıl sonra Gazi Mahallesi’nde bir başka biçimde de olsa, ikinci kez dostlarımı kaybedecektim. Gerçek katiller yine yakalanamayacak, ellerini kollarını sallayarak gezecekti. Bu cinayetler ilk değildi, geçmişte Maraş’da, Sivas’da, Çorum’da yapılanların bir başka biçimde hayata geçirilişiydi. Sivas, ikinci kez bu biçimde gündeme geliyor (getiriliyordu). Madımak Oteli’nin yakılması ile burada bulunan aydınların hepsinin öldürülmesi hedeflenmişti. Kısmen de olsa başarılı oldular. Behçet Aysan, Hasret Gültekin, Nesimi Çimen, Asım Bezirci ve arkadaşları, çıkarılan provokasyonlar sonucu gericiler tarfından katledildiler. “Kör oldum!” Ölümün bu kadar kalleşce olacağı hiç aklıma gelmemişti. Herşey olabilirdi ama böylesini beklemiyordum. Nasıl bir provokasyondu ki, insanlar kitleler halinde otele saldırıp, insanları diri diri yakmak istemişlerdi, bir türlü aklım almıyordu. İnsanların bu kadar barbarlaşabileceğini bir türlü kabullenemiyordum. Kendimi ne kadar zorlarsam zorlayayım, kabullenmek de istemiyordum böylesi bir ölümü. Hem Gazi, hem Sivas provokasyonu, Türk tarihine kara bir leke olarak geçiyordu. Bir çok yere anında müdahale etmekle övünen TC (!), nedense ancak olaylar bittikten sonra girebilmişti olay yerine. İki günlük sokağa çıkma yasağı ilan etmesi, toplumsal tepkinin önünü kesmek için koyulmuştu. Yoksa  olayları bitirmek için değil. Zaten olaylar bitmişti, provokasyon istenilen sonucu vermemiş  olmalıydı ki, devlet başka oyunlar peşindeydi ve sonuç almak istiyordu .
Görgü tanıkları başka şeyler anlatıyor, devlet ise başka şeylerden bahsediyordu. İnanmak istiyorduk ama inandırıcı şeyler söylenmiyordu. Dolayısıyla  yedi yıl sonra, Sivas’daki dostlar yüreğimizde kanayan bir yara olarak varlığını koruyor... “Sizin hiç babanız / öldü mü / benim öldü / kör oldum”( C. Süreya). Bizim dostlarımız yedi yıl önce öldürüldü, toplum olarak kör olduk, sağır olduk; her halde, biraz da vurdum duymaz olduk. Görmek istemediklerimiz gelip bizi her seferinde vurdu.
“Varlığımızla yaşadı, çoğaldı bu toprak. Sahte ışıkların altında, bir hiç gibi göründü bunca zaman bizlere. Gözlerimiz uzak okyanuslar düşler oldu. Ve ışıklarınız şeytanların hileli okyanusuna uzanan nehir koları olup, kandırdı yol göstericiliğin uydurma güneşiyle bizleri. Kimliksizleştirdi. Ve şimdi yine suya döküldük. Sayımız yüz, beşyüz, bin, üçbin belki. Umutsuzluğun eşiğinde, doğal bir sürgün bizi Güneş Ülkesi’nden, ülkemizden koparıp uzaklaştıran.”
Özgür Politika gazetesi 03.07.2000

Popüler Yayınlar

Follow by Email