18 Haziran 2011 Cumartesi

‘İnsan kendinden kaçamıyor’


Zilan Odabaşı: Sırf ismimden dolayı çok zorluk yaşadım, ama hiçbir zaman kendimi saklama gereği de duymadım; çünkü ne kadar saklanırsan saklan, kendinden kaçamazsın, bir yerde gelip seni bulur.

Genç oyuncu Zilan Odabaşı, Yusuf Çetin’in yönetip oynadığı ‘Qirêj’ (Kir) filminde başrol oynuyor. 20 Temmuz 1988 Amed’de (Diyarbakır) doğan Zilan Odabaşı, ilk, ortaokul ve liseyi İzmir’de okudu. Sadri Alışık Kültür Merkezi’nde oyunculuk eğitimi alan Odabaşı, Anadolu Üniversitesi Radyo Televizyon bölümünde eğitimine devam etmektedir. 2002 yılından itibaren pek çok dergi ve katalog çekiminde yer almış, bölgesel televizyonlarda bir dönem sunuculuk yapan Odabaşı, 2006 yılında itibaren oyunculuk hayatına başlıyor. 2010 Avon Yüz Güzeli yarışmasında 1. seçilen Zilan Odabaşı, sinema ve dizi oyunculuğu için iddialı.

Mart 2011’de vizyona girmiş olan, Ağrı’nın Bazîd İlçesi’nde çekilen ‘Qirêj’ (Kir) isimli kadın hakları ve koruculuk sistemi ile ilgili sinema filminde başrol oynamıştır.

‘Dizi oyuncusu olmak bir nevi suya yazı yazmak gibi bir şey’ diyorsunuz bir söyleşinizde. Sinema ile dizi oyunculuğu arasında belirgin bir fark var. Bu durumda duyarlı birinin dizilerde oynama şansı nedir?

Dizi günü-birlik olaylar üzerine kurulu basit bir olay örgüsüyle o an seyirci de çağırışım yapıp ertesi gün hemen akıldan kaybolabilen ve sistem olarak da çok sanatsal, estetik kaygı gütmeyen basit bir tür. Bir soruyla karşılık verecek olursam, örneğin, geçmişe dönüp baktığınızda unutamadığınız kaç dizi vardır? Oysa sinema ise bambaşkadır, bırakın bir sinema filmini hatırlamayı çoğu kez başarılı bir yapıtın tek bir karesi ya da bir karakterin bir karelik mizacı bile ömür boyu aklınız da kalabiliyor. Sinemanın ilk yapıtları beğenilerek izleniyor hala. Çünkü evrenseldir ve gelip geçici bir mesaja dayanmıyor, yaşama dair size acaba dedirtebiliyor, hareketlerinizi, tutumlarınızı yönlendirip değiştirebiliyor. Bu anlamda da sinema dizi vb türlerden ayrılarak daha bir nitelikli olarak kendini ortaya koyuyor. Söz uçar yazı kalır diye bir söz var. Dizi bu manada söz ise sinema da yazıdır.

Bir film her şeyden önce görüntülerin ve sesin bireşimidir. Kir (Qirêj) filmi böyle bakıldığında iyi kurgulanmış bir film olarak görüyor musun?

Herşeyden önce ben bir oyuncuyum, dolasıyla da oyuncu perspektifinde bir filme yaklaşma gereği duyarım. Filmin niteliğini öncelikle seyirci ve eleştirmenler değerlendirecek ve en doğru yargıya da zaten onları tutumlarıyla varılacaktır. Bizler de filmin niteliğini, üzerine yazılmış bir makale ya da gişesiyle öğrenmiş olacağız, Qirêj ya da başka bir film olur bu… Bir oyuncu olarak yer aldığım bir projenin başarısı doğal olarak beni mutlu edecektir. Qirêj’in de başarılı olmasını gönülden isterim. Ama başta da belirttiğim gibi buna otoriteler ve izleyici karar verecektir.

Amed Büyüksehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, Kir (Qirêj) filmin galasında ‘’Temenni ediyorum ki, sizin aralamış olduğunuz bu kapıdan daha çok genç geçecek ve önemli eserler verecek. Böylelikle onurlu barışa sanatın diliyle de ulaşmanın çabasını ortaya koymuş olacağız” dedi. Sinama ve diğer gösteri sanatlarının barışa katkısı sizce nasıl olmalı?

Diğer sanatsal türler gibi sinema da barışçıldır ki sanatın özünde bu vardır, olmalıdır. Sinema önüne barışçıl bir hedef ve mesaj koymuş ise (ki bazen popüler yapıtlarda daha da şiddeti körükleyen bir şekil alıp önümüze çıktığını görebiliyoruz) bunu diğer sanat türlerinden daha etkili bir şekilde yapma özelliğine sahiptir; Çünkü sinemanın daha fazla kitleye ulaşma şansı var. Önünde dilsel, anlamda bozulma, sanatsal değer kaybı gibi sorunlar söz konusu değildir, mesajını en rahat veren sanattır. Kürt sorunu bakımında da barışçıl bir dili kendinde barındırdığını belirtmek isterim. Sinema özellikle de Kürt Sineması barışçıl bir mesajla derdini dile getirmeyi görev bilip daha fazla ürünle kitlelere ulaşırsa, Sayın Baydemir’in belirttiği hususa cevap olacaktır.

Sinemada, toplumsal değerleri öne çıkaran filmler yaparak, toplumu rahatlatmak mümkün olduğu gibi toplumun bilincini diri tutmakta mümkün mü?

Tabii ki. Bence tam bu noktada Fransız İhtilalini ve de onun sürükleyicilerini akla getirmek gerek. Yazarlar, ressamlar, heykel traşlar vs. Sovyet Sineması bu manada ait oldukları toplumun bilincini diri tutmayı onlara yol göstermeyi, gerektiğinde eleştirip yerden yere vurmayı görev bilmiştir. Eisnsteinler, Tarkovskiler bunları en iyi örnekleridir. Çek yönetmen Milos Forman hala bu manada en iyi örneklerden biridir, ana teması iktidarların dalkavuklukları ve birey üzerindeki baskıcı tutumlarıdır. Her izlediğim de üzerimde verdiği, iletmek istediği mesajdaki bilinç hep diri kalıyor. Ve iktidarlara sorgulayıcı, eleştirel bir gözle bakıyorum. Yaşadığımız toplum göz önünde tutarsak bence sinemaya büyük görev düşmekte, toplumun bilincini diri tutmakta önemli rol üstlenmelidir. Günümüz insan beğenisini ve teknolojiyi göz önünde bulundurduğumuzda bunu en iyi yapacak araç olarak sinema karşımıza çıkmaktadır.

Kürt oyuncu olarak baktığında Türkiye’de sokağı ve insanları hangi noktada görüyorsun?

Ben şuna inanırım sistem (devlet) insanları şekilllendirmekte büyük güç ve etkendir. Çünkü yaptırım vb güçleri elinde bulundurmaktadır. 30 yıl önceki İran’a ve bugünkü İran’a bakarsak bunu bariz şekilde görürüz. En son izlediğim filmlerden bir tanesi Milos Forman’ın Goya’nın Hayaletleri adlı filmiydi. Film bir ressam üzerinde Fransa’da geçmektedir ve ressamın dünyasından hareketle 30 yıl içerisinden 3 farklı iktidar ve ona dayalı sistem söz konusu olmaktadır. İktidarın benimsediği sistem doğal olarak filmde olduğu gibi insanlar üzerinde de sistemin gereklilikleri doğrultusunda hareket etme, şekillenme gerekliliğini doğurmaktadır. Aksi durumunda sistemin işleyişi için gerekli yaptırımlara maruz kalma durumu söz konsudur. Doğal olarak özellikle de Türkiye’nin batısı sistemin arzu ettiği gibi eğilim içinde olup ona göre hareket etmektedir. Eğer daha da açıp demokrasi, insan hakları gibi olgulardan hareketle bir değerlendirmede bulunursak maalesef bu konuda sokağın da karnesi doğal olarak sıfıra yakındır.

Sinema yapmak zor ve ciddi yatırımlar isteyen bir sanat dalı. Kürt sanatçı ve yönetmenlerinin yeterli olmamakla birlikte bazı ciddi çalışmaları var, bazı Kürt sanatçıları da bu işi ticaretini yapıyorlar. Size gelen projeleri neye göre değerlendiriyorsunuz, bir normu var mı?

Aslında bir değil çok normum var. Herkes gibi benim de bir hayat felsefem var. Bu hem aileden gelen normlar hem de deneyimlerimle edinmiş olduğum hayat felsefemin normları… Evet sinema ciddi ekonomi ve bilinç isteyen bir tür. Örneğin ben de bir gün yönetmen koltuğuna oturma arzusunu taşıyan biriyim. Şimdilik hem ekonomik hem de kıvam noktasında uygun değil, belki ileride hayata bakış noktamdan hareketle film yapma şansını elde ederim… Ticarete gelecek olursak; sanata ticari gözle bakan kim olursa olsun; ister yazar, ister ressam ya da müzisyen, sanatının sanatsal olarak önemli bir değer atfedeceğini düşünmüyorum. Sinemada da bu böyledir bu işin ekonomisini düşünüp film çekip de başarı elde etmiş bir yönetmene tanık olmadım. Yılmaz Güney, Fellini, Tarkovski…adını sayabileceğim nice yönetmen bu işe ticari olarak bakmamışlardır. Mozart’ın mezarı yok borçlu olduğundan dolayı kimsesizler mezarlığına gömülmüş ve kayıp şuan. Evet ekonomi önemli sonuç olarak ekonomiyle bu işler yürür, ama amaç olmamalıdır. Olduğu noktada toplumsallığını dolayısıyla da başarısını da yitirir. Bana gelince benim tercihim tabii ki de toplumsallıktır. Her şeyden önce bunu hayata bakış açımla yaparım, insanlığa en ufak katkı benim için en büyük ödüldür. Ancak dışımızdaki gerçekleri göz önüne bulundurunca samimice belirtmek isterim ki bana ters düşebilen ekonomik getiri sağlayan işleri de yapmaktayım. Sonuç olarak hayatımı bu şekilde kazanıyorum ve dışsal gerçeklikten bağımsız durumda değilim şuan itibariyle.

Genelde dışarıdan bakıldığında Dizi oyuncuları (Kürt oyuncular) kimliklerini saklıyorlar, sizce bunun nedenleri nedir?

Kişiler üzerinde konuşmak istemem, herkesin kendi bileceği, yaşam tarzı diyelim. Ama genel konuşursak Kürt kimliğinin Türkiye’de ki sıkıntıları ortada, kanımca bu sıkıntıları aşmak için bir bakıma zorunluluk hissediyorlar ve de kimliği dile getirmemeyi ya da gizlemeyi uygun görüyorlar. Bu konuda kimseyi hayıflamıyorum; çünkü ben sırf ismimden dolayı çok zorluk yaşadım, ama hiçbir zaman kendimi saklama gereği de duymadım; çünkü ne kadar saklanırsan saklan kendinden kaçamazsın bir yerde gelip seni bulur.

Kendinize bir zaman biçtiniz mi, şu kadar yıl sonra nerede görüyorsunuz ya da görmek istersiniz?

Zaman biçmek çok iddialı olacak, ama çok çalışıyorum. Oyunculuk olsun, dil olsun epey çaba sarfediyorum, tabi mutluluk duyarak çabalıyorum. Ama çoğu oyuncu gibi ben de başarılı bir filmde mesela, Cannes’da ödül almak isterim...

‘Kürt Sineması için Kürtçe öğrendim’

Hayalinizde Kürtlerin mücadelesini anlatan bir proje var mı?

Her gönülde bir aslan yatar, ama benim oyunculuğumu da göz önünde bulundurunca birçok aslan söz konusu oluyor. Çok projede yer almak tabii ki isterim. Büyük kederlerle, acılarla günümüze gelmiş Kürt halkının mücadelesini, trajedisini, arzu ve isteklerini dile getirecek yapıtlar beni mutlu edecektir. Kaldı ki Diyarbakır’da doğduktan sonra İzmir’de yaşadım ve annem de Türk. Ama ben sırf Kürt Sinemasının da bir parçası olup bu tür filmlerde de yer almak arzusuyla Kürtçe dil kursuna başladım. Ve Kürtçe’yi bu şekilde öğrendim, daha doğrusu halen öğrenme süreci içerisindeyim.

DURSUN KAZAN

Yeni Özgür Politika


http://www.yeniozgurpolitika.org/?bolum=haber&hid=70764

Hiç yorum yok:

Popüler Yayınlar

Follow by Email