14 Eylül 2011 Çarşamba

‘Akılalmaz’dan geriye kalanlar

Sinema, “Bir ekran üzerine hareketli görüntüler düşürmek suretiyle sosyal, ekonomik, kültürel konuların perdeye aktarılması ve yönetilmesi işlemidir…” Sinemada kitleleri etkilemek ve yönlendirmek için görüntülerin çarpıcı hatta sarsıcı olması için ne gerekiyorsa yapılmaktadır.

 İzleyeni büyülemek, mesajların zaman zaman gizlenerek, zaman zaman da açıktan aktarılmasıyla seyirci etki altına alınır. 
‘Unthinkable (Düşünülemez)’ filmi böyle modern dünyanın fantazisi ile her şeyi kendi seyrine bırakmayan, gerçekle hayalin, kurguyla iç içe işlenerek oluşturulmuş filmlerden biridir.
Gregor Jordan’ın, Peter Woodward’ın senaryosundan sinemaya aktardığı ‘Düşünülemez/Unthinkable’ Türkçeye çevirisi “Akılalmaz” olarak uyarlanmış. Binlerce insanın yaşamı karşısında ‘bir çocuğa işkence eder misiniz’ sorusunu çivi gibi beynimize çakan görüntüleriyle Gregor Jordan’ın, ‘Akılalmaz/Unthinkable’ (2010 - ABD) filmi izlenmeye değer bir film olarak hafızamıza kazınıyor.
Günümüz ahlak iklimine uygun bir soruyu ortaya atarak seyirciyi ikileme düşürmek istiyor.

İşkencenin hayatımızdaki yeri!

Yönetmenin sorduğu soru ülkeni korumak adına ne kadar ileri gidebilirsin, ülkeni korumak adına çocuklara işkence yapılmasına seyirci kalabilir misin? Yapılan insanlık suçuna ne kadar katılabilirsin sorusuyla seyirciye gidiyor.
Soru sormak üzerine kurgusunu yapan yönetmen, çarpıcı soruları sorarken dehşet görüntüleri filme taşıyor. İşkencenin gizli kapılar ardında yapılmasına seyirci kalan batı demokrasisi sorgularken, işkenceye karşı gibi görünen fakat, işkencenin sosyal hayatın içinde bir yerlerde, olduğu gerçeğini seyirciye anlatmaya çalışıyor
Baş karekterlerden biri olan yani “Müslüman terörist” Steven (Michael Sheen) ABD’nin üç değişik şehrine nükleer bomba yerleştiriyor. Üç değişik pencere açan yönetmen, Amerika’nın başka ülkelerde binlerce insanı öldürürken hiç sorgulanmayan yanlarını sorgular ve aynı şiddet kendisine yöneldiğinde ne kadar pervarsızlaşabileğini gösteriyor.
‘Teröristleri’ akıl almaz işkence yöntemleriyle konuşturmakla  meşhur ‘Henry’ (L. Jackson) ve Amerikan demokrasisine inanan FBI ajanı Helen. (Carrie-Anne Moss) Demokrasiyi tırnak içine alan bir anlayışla seyirciye taşımış.


Tepeden şehre bakanlar...

Yaşanan olguya ‘sanık hakları’ çerçevesinden yaklaşan Helen’in itirazlarına rağmen ‘yasaları‘ hiçe sayan Henry’nin sonuç alıcı yöntemlerine yönetmenin kamerası mesafeli duruyormuş gibi görünse de, asıl sorun bu mesafenin ‘ayarında.’ Çünkü Jordan ‘ortada bir yerde’ duruyormuş gibi yaparken işkencenin gizli taraftarı gibi... İşkence sorusunu seyircinin aklında tutmaya devam ediyor: “Bir karar verin yoksa binlerce insan ölecek?” derken diğer yandan Helen’in demokrasinin çaresizliği karşısında bir an için bile olsa Henry’ye onay vermesi de açık ki ‘işkence bazen işe yarayabilir’ görüntüsü olarak hafızalara kazınıyor.
Bence ‘Akılalmaz’dan geriye kalan, ‘Toplumsal ahlak’ dediğimiz olgunun tek başına bu tür paradoksların aşılmasındaki çaresizliğini göstermesidir.
Hiç birşey düşünülemez ya da akılalmaz dememek için bile çok geç değil. Tepeden şehre bakanlar şehirdeki banka ve büyük şirketlerin bol ışıklı, neon fosforlu reklam panolarıyla karşılaşırlar. Seyirciye anlatılan yalnızca pembe yalanlardır. Asıl görünen ise şehirleri ele geçiren vampirlerin ışıklı neonlara gizlenmiş olması değil midir?

Unthinkable
(Düşünülemez)


Yönetmen: Gregor Jordan
Senaryo:  Peter Woodward, Oren Moverman
Yapımcı: Marco Weber, Caldecot Chubb, Bill Perkins
Görüntü Yönetmeni: Oliver Stapleton
Müzik ve Görüntü Yönetmeni: Christopher Young
Oyuncular: Samuel L. Jackson, Carrie-Anne Moss, Michael Sheen, Brandon Routh, Gil Bellows, Yara Shahidi...

DURSUN KAZAN 
http://yeniozgurpolitika.org/index.php?rupel=nuce&id=1075

9 Eylül 2011 Cuma

Sıradaki Kim?



Ortadoğu’daki ayaklanmaya dair sıranın kime geleceği pek belli değilmiş gibi; sıradaki kim diye soruyor iki yüzlü kapitalist dünya. Yalan, dolan, bin bir dolapla iktidarını sağlama almaya çalıştıkça, isyanla ve isyancılarla karşı karşıya kalıyor. Küçücük bir ayaklanmanın İngiltere’yi hatta Avrupa’yı nasıl korkuya boğduğunu gördük. Batılı kapitalist devletler kendi yarattıkları bu yıkımın ayarına er ya da geç varacaklar... Bunu bildikleri için kendi krizlerini Ortadoğu’ya ihraç ederek zaman kazanmak istemektedir.

İsyan bir kez başlamaya görsün, nerde başlayıp nerde biteceğini kimse kestiremez. Hemen her yerde Libya’da, Suriye’de ve Arap yarımadasında olup biteni yazıp çiziyorlar. Diktatörleri, kendi halkları nasıl yerle bir ediyor, diye; duy da inanma cinsinden. Kimsenin Türkiye’nin, İsrail’in barbarlığından bahsettiği yok. Onları gelişmiş batı demokrasinin örneklerinden sanırsınız. Türk ve İsrail devleti isyan halkasının son durağıdır ve batıya açılacak olan ilk pencere olma adayı olarak bir süredir  birbiriyle yarışır gibidir... Bu yüzden yıkılıp parçalanması ne kadar geciktirilirse, batı Avrupa ve Amerika, o kadar uzun yaşayacağının farkındadır.

İşgale tepkiyi bertaraf etme politikası

İsrail ile iplerin koparılması kocaman bir yalandan başka bir şey değildir. Haluk Gerger, “Türkiye ile İsrail arasında bir rekabet söz konusu. İkisi de çok yönlü krizlerle uğraşan ülkelerin rekabeti de yıkıcı oluyor. İkisinin ekonomisi de dışarıdan gelen mali desteğe dayalı. Biri Filistinlilerle diğeri Kürtlerle olan mücadelesini ekonomik, askeri ve tarihsel açıdan kaybediyor. Ülkelerin temel payandası, temel dayanağı ABD ve Batı” dedi. Durum bu olunca insan sormadan edemiyor, İsrail’i koruyan füze kalkanları Türkiye’de inşa edilirken bu zulmün iki yüzü köprüleri nasıl atmıştır? İşte bu belirsizdir. Erdoğan’ın son açıklamaları gösteriyor ki koparılan bir ilişki de yoktur... Bir bardak suda koparılan fırtınanın, gerçeği yansıtmadığıdır. Acaba İsrail üzerinden Güney Kürdistan’ın işgali pazarlık konusu mu yapılmaktadır?! Bu vesileyle İsrail sıkıştırılarak Güney Kürdistan’a girecek olan Türkiye’ye karşı oluşacak tepkinin yumuşatılması, hatta göz yumulması beklentisi mi amaçlanmıştır. Bu pencereden baktığımızda, Türk devletinin, Güney Kürdistan’ı işgal etmenin gerekçelerini bu yolla hazırladığı riski dikkate alınmalıdır.

Egemenlerin korkusu

Kürdistan’da ve İsrail’de yüzbinlerin katıldığı gösteriler yapılmaktadır. Egemenler için asıl tehlike burada gizli... Egemen güçlerin asıl korkusu Kürdistan’da ve İsrail’de ayağa kalmış kitlelerin iktidarları yıkıp geçmesidir. Bu yüzden Kürt hareketi ezilirse bazı sorunları aşmak çok daha kolay görünüyor. Sokağa inecek olan şiddetin farkında olmayan bazı aklıevvel köşe yazarları, Kürtleri topyekûn imhadan yana yazılar yazarak iktidara güç ve destek vermektedir. İhtiyacını duyduğumuz özgürlük, adalet, savaşa karşı kendilerini kalkan olarak siper eden Kürt anneleriyle yan yana durmasının, anarşist duyarlılığın, anti militarist vicdani reddin bir adım daha ilerisidir. Kürtlerle dayanışma içinde olmak, bir yandan da dünyadaki diğer anti militarist grupların da desteğinin sağlanarak dünya gündeminde kamuoyu oluşturulmasıdır. Anarşi taleplerin değil yaşamın bir meselesidir; o yüzden anarşistler devlete savaş açmış bir halkın yanında olmak, onunla omuz omuza olmak zorundadır. Dayanışma ruhu siyasi kaygıları da ortadan kaldıracağı gibi önyargılarında yıkılmasına yardımcı olacaktır.

Dursun KAZAN Özgür gündem 10.09.2011 09:06

4 Eylül 2011 Pazar

Yağmur bile yasak

‘’Ezilenlerin tarihi aslında tek bir felaketten ibarettir.’’ Kaç kez yaşanırsa yaşansın, yaşananlar farklı biçimlerde de olsa, gerçekte ezilenlerin felaket tarihi kendini tekrardan başka bir şey değildir. Bu yazıda, ‘’Yağmuru Bile’’ adlı film üzerine düşüncelerimi yazacaktım işin gerçeği. Sadece film olacaktı başka kapılar, başka penceler açmayacaktım yazıya, en azından ben öyle düşünmüştüm. Ancak her yazı bir hikaye gizler kendi içinde...
 Yağmuru Bile filmi, İspanyol bir sinema ekibinin Bolivya’da film çekmesiyle başlıyor. Kristof Kolomb’un Amerika kıtasını sömürgeleştirmesi anlatılırken, bir yandan da günümüz sömürge ilişkileri ele alınıyor. Ancak film içinde film mi çekiyorlar, diye sormadan da edemiyor izleyici. Kristof Kolomb ve ardıllarının sömürge işini hangi dereceye getirdiklerinin anlatılması bakımından da ilginç karelerle izleyiciye muhakeme etme imkanı veriyor. Çağımız sömürgecilik ilişkilerinin hangi boyutlara vardığının göstergesi olması bakımından da ilginç bir sinema filmi ‘’Yağmuru Bile.’’
Geçmiş ile bugün arasında
Amerikan kıtasının bulunup işgal edilmesiyle birlikte, kapitalist üretim ilişkilerinin ve sömürgecilik anlayışının sıçrama yapmasına neden olduğu gerçeği, filmde gözümüzün önüne seriliyor. Kurulan bağ, filmin politik tavrı konusunda ip uçları veriyor. Geçmiş ile bu gün arasında kurulan analojide, o gün canları pahasına çalışanlar (yeterli görülmeyenler, verimli çalışmayanlar sömürgeciler tarafından öldürülürdü), bugün iki Dolar’a çalışan kölelerden çok farklı değil. Bu yanıyla film zaman zaman Latin Amerika sol popülizmine savruluyor olsa bile, bir gerçeğe ayna tutmaktan da geri kalmıyor.
Filmde Kolomb döneminde yaşamış olan köle lideri isyancı Hatuey’i canlandıran Daniel’in karakteriyle, Bolivya’da suyun devlet tarafından özelleştirilmesine karşı verilen mücadele ile bir bağ oluşturulmak isteniyor. Şirketler suyu fahiş fiyatlarla satıkları için yağmur suyunu bile biriktirmek yasak! ‘Su’ için açılan kanallar devletin kolluk kuvvetleri tarafından kapatılıyor; karşı çıkanın başına gelebilecekler ise hepimizce malum..
Sömürü her yerde aynı!
Kültürel sömürü, asimilasyon ve yerli halkın bütün değerlerinin sömürülmesi, bana kendi ülkemi hatırlatmadı değil. Bu gün, doğduğum coğrafyanın iliklerine kadar sömürülmesine benzer sahneler yer alıyor filmde: Yerli kadınlar, sömürgecilerden kaçarken yakalanacaklarını anladıklarında kendilerini uçurumlardan atmaları; çocuklarını sömürgecilere vermektense suda boğmaları... Kürdistan’ın birçok yerinde yaşanan isyanlarda sömürgeci güçlere teslim olmaktansa uçurumlardan Munzur’a, Laç Deresi’ne atlayan kadınların öyküsüne ne kadar çok benziyor.
Kürt coğrafyasının birçok yerine barajlar inşa ederek, ormanları yakarak, dağları bombalayarak yüzlerce hatta binlerce yıl sürecek kalıcı tahribata neden olan sömürgeci anlayış, dün Latin Amerika’da ne yapmışsa bu günde Kürt’ün, Arap’ın coğrafyasında aynısını yapıyor. Bunda hiçbir sakınca görmüyor ve kural tanımıyor.
 Yeraltı ve yerüstü kaynaklarını babalarının malı gibi sömürme hakkını kendinde gören, suyu, petrolü ve diğer zenginlikleri istedikleri gibi almak için gerektiğinde ülkeleri işgal etmek için bin bir bahane yaratanlar; dün ‘Amerika kıtasına modernizmi götürüyoruz’ adı altında katliamlar yapmışlar. Bugün ise, ‘demokrasi getiriyoruz’ retoriğiyle her tür işgali ve katliamı haklı görmekte, halklara kan kusturmakta sakınca görmüyorlar. İhalelerle derelerin kurutulduğu, HES projeleriyle bütün canlı yaşama kıydıkları bir coğrafyada böylesine filmlere her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.
İspanya’nın 2011 Oscar adayı ‘Yağmuru Bile’nin senaryosu, Ken Loach’un daimi senaristi Paul Laverty tarafından yazıldı. Film, Iciar Bollain’in yönetmenliğinde çekildi.
Su direnişi!
Yönetmenliğini Iciar Bollain’in yaptığı ‘’Yağmuru Bile/Even The Rain’’ filminin başrollerini, Motorsiklet Günlüğü’ünde Che’yi canlandıran Gael Garcia Bernal ve Luis Tosar paylaşıyor. 2011 Fransa-İspanya ve Meksika yapımı olan film, Bolivya halkının su için direnişini anlatıyor. Genç ve idealist yönetmen Sebastian, 500 yıl önce Kristof Kolomb’un Amerika’yı işgal edişini konu alan bir film çekmeye kararlı. Bu sırada Bolivya halkı, su için direnişe geçiyor. Direnişçi yerli Hautey’i canlandıracak karakter Daniel ise, gerçekte su direnişinin lideri.  500 yıl önce Kristof Kolomb’un altın karşılığında canları pahasına çalıştırdığı köleler ve 500 yıl sonra Costa’nın günde 2 Dolar’a başrolde oynattığı Bolivyalılar, bir gerçeğe işaret ediyor: 5 asır geçse de sömürünün karakteri aynı.
DURSUN KAZAN


YENİ ÖZGÜR POLİTİKA


69

Popüler Yayınlar

Follow by Email